|
107, 108
Bayram
Murat ASMA
Eski coğrafyacıların Küçük Asya dedikleri Anadolu, coğrafik konumu
nedeniyle birçok medeniyete sahne olmuş ve uygun ekolojisinde yüzlerce bitki
türü yetiştirilmiştir. Tarihte Anadolu’ya sahip olmak için yüzlerce savaş
yapılmış ve milyonlarca insan bu topraklar uğruna can vermiştir.
Doğu Anadolu Bölgesinin Fırat Havzası’nda yer alan
Malatya’nın ilk bakışta diğer Anadolu şehirlerinden pek fazla bir farkı
bulunmamaktadır. Ancak halkının “mişmiş” dediği kayısı ağacı, en iyi bu
topraklarda yetişmekte, kurutulan meyveleri dünyanın birçok yerine ihraç
edilmektedir. Malatya, sahip olduğu nefis kayısı çeşitleriyle, geçmişte
kazandığı ününü bugün de devam ettirmektedir.
Burada yazılanlar,
Anadolu’nun uzak bir köşesinde, kendine özgü kimliği olan bir taşra
şehrinin hikayesidir. Ya da biraz Mişmiş’in, biraz da Mişmişistan’ın
hikayesi.
Malatya şehrinin güneyinde yer alan Beydağı, mağrur
bir hükümdar edasıyla Malatya Ovası’nı seyrediyor. Etrafındaki milyonlarca mişmiş ağacı ise
komutanını bekleyen sadık askerler misali. Beydağı’nın etrafı tıpkı geçmişte
olduğu gibi bugünde mişmiş ağaçlarıyla kaplı. Dün ne ise bugün de o. Değişen sadece fani olanlar, yani
biz insanlar.
Mişmişistanlılar gündelik yaşamında bir çok şeyi mişmişe
odaklamışlardır. “giysinin
rengi-mişmiş sarı”, “mevsimin adı-mişmiş zamanı” ve “ekonominin
gücü-mişmiş parası” gibi birçok kavramı mişmiş ile ölçmüşler. Gelecekle
ilgili umutların ve korkuların adı hep mişmiş olmuş. Bazen ağlatmış, bazen
güldürmüş. Ancak Beydağı’nın önü de arkası da hep Mişmişistan olarak kalmış,
hiç değişmemiş.
Anadolu’da mişmişin ne zamandan beri var olduğu bugün tam olarak
bilinmemektedir. Ancak Anadolu’da büyük bir imparatorluk kuran Hititlilerin
başkenti Boğazköy’de bulunan tabletlerde, kayısının günümüzden yaklaşık 3.500
yıl öncesinde Anadolu’da yetiştirildiğini ve “Tiuapatara” adında bir
Hititlinin bahçesinde ise kırk iki kayısı ağacının bulunduğunu öğreniyoruz. 109
1655 yılının
ilkbaharında Malatya’ya gelen Evliya Çelebi, ünlü Seyahatname’sinde yedi kayısı
çeşidinin ismini sıralamış ve o bilinen üslubu ile Malatya Kayısıları’na
iltifatlar yağdırmıştır. Evliya Çelebiden sonra Anadolu’yu gezen Katip Çelebi “Cihannümâ”,
Charles Texier “Küçük Asya III”, Poujoulat “Voyage A Constantinopole
Dans L’Asıe Mineure I” ve Cuinet “Turquıe
D’Asıe” gibi gezginlerin eserlerinde kayısı ile ilgili maalesef çok az
bilgi bulunmaktadır. Ancak 1617-1673 yılları arasında yaşamış olan Malatyalı
Niyazi Mısri, bir şiirinde “Bârekellâh gülistan-ı bülbülandır Asbuzu /
Cenneti tezkir eder âli-mekândır Asbuzu” dediği Asbuzu’yu “Cennete
benzeyen çok güzel bir doğa parçası” şeklinde tarif etmiştir. Niyazi
Mısri’nin şiirinde övgüyle bahsettiği Asbuzu bahçeleri, elbette kayısı ağaçlarıyla bir başka
güzeldir.
1838 yılında Osmanlı Ordusu’na çağdaş askerlik sanatını öğretmek için
Anadolu’ya gelen Moltke, hatırlarında Malatya’dan detaylı bir şekilde
bahsetmesine karşılık, her nedense kayısıya çok az yer vermiştir.
Zaman hiç durmaz. Günler ayları, aylar yılları kovalar. 1900’lü yıllara
gelindiğinde, kayısıda artık fark edilir bir değişim başlamıştır. Anadolu’da
binlerce yıl hiç bir işlem yapılmadan güneşte kurutulan kayısı, kükürt ile
tanışır. Kurutma sonrası altın sarısı rengini muhafaza etmesi ve depoda uzun süre saklanabilmesi nedeniyle,
kayısıda kükürtleme işlemi kısa sürede yaygınlaşır.
Malatya’da kayısıyı ilk kükürtleyen ve etrafındakilere öğreten kişi hakkında farklı görüşler vardır. Bu
konudaki mevcut bilgiler, yazılı kaynaklar ve sözlü anlatımlar şeklinde iki
guruba ayrılabilir. Yazılı kaynakların ilki, Prof. Dr. Lütfi Ülkümen’nin 1938
yılında yayınlanan kitabıdır. Ülkümen kitabında “kayısıyı ilk kükürtleyen
kişinin Malatya’nın yerli tüccarlarından
Hacı Sadi Oğlu Mahmut Nedim olduğu ve 1923’de yaş kayısıları
kükürtledikten sonra kuuttuğu ve etrafındaki kişilere bu işlemi öğrettiğini”
yazmıştır. 110
İkinci kaynak araştırmacı-yazar Ahmet Şentürk’e aittir. Şentürk
“Malatya’da İlk İslim Damı” başlıklı makalesinde “Malatya dışına çıkarak başka
ülkelere gidip dönenler, bu arada İran’a uğrayanlar kayısının özel bir işleme
tabi tutulduğunu biliyorlardı. Şehrin tanınmış isimlerinden Hacıabdioğlu Hasan
Bey ile Sarıoğlu İsmail Ağa gibi, büyük kayısı bahçesine sahip kişiler devreye
girerek, İran’dan islim denilen kayısı işlemesini yapacak iki Azeri Türk’ünü
Malatya’ya getirdiler. Tuz Hanında yatıp kalkan bu kişilere halk Acem diyordu.
Bu kişiler Malatya’daki islimcilikte öncü oldular. Malatya’da kükürtleme işlemi
yaklaşık olarak 1904’den beri devam etmektedir” şeklinde ifade etmiştir.
1961-1964 yılları arasında Malatya’da kükürtleme konusunda araştırmalar yapan
Prof. Dr. Kemal Gökçe kitabında “Malatya’da ilk kükürtlemenin 1923 yılında
yapıldığını” yazmıştır. Malatya Kayısıcılığı konusunda uzun yıllar
araştırma yapan Ziraat Yüksek Mühendisi Ruhi Kadıoğlu bir mektubunda “kükürtleme
konusunda bize anlatılanlar; 1927’de Suriye’den Malatya’ya gelen bir Ermeni’nin
bir iki yıl hiç kimseye göstermeden kayısıda kükürtleme yaptığı, bilahare
Malatyalı üreticilere öğrettiği şeklindedir” diye yazmıştır.
Kükürtleme konusunda yazılı olmayan kaynaklar ise Malatya eşrafından
yaşlı insanların etrafındaki kişilere anlattıklarıdır. Bunlardan birisi
Yakıncızade Mehmet Emin Efendinin yeğeni Bedri Yakıncı’ya anlattıklarıdır. Yapılan bir röportajda
Yakıncı, yıllar öncesinde aile büyüğünden duyduklarını “Malatya’da ilk
islim, seferberlikten önce, tahmini olarak 1900’lü yıllarda başlamıştır. İlk
kükürtlemeyi Şam ve Beyrut’tan Malatya’ya gelen Ermeni asıllı Osmanlı vatandaşları yapmışlar ve
çevresindekilere öğretmişlerdir”şeklinde özetlemiştir.
Bir söyleşide, Hanifi Hakverdi’nin kükürt konusunda anlattıkları
diğerleriyle benzerlik göstermekle birlikte bazı ilginç unsurlar içermektedir.
Bir süre Malatya Ticaret Borsası Sekreterliğini yapan Hakverdi “Seferberlik
yıllarından hemen önce Suriye’den gelen Ermeni asıllı tüccarlar, birkaç yıl yaş
kayısıları kükürtledikten sonra, kurutup beraberinde götürmüşlerdir. Ermeni
tüccarlar, kükürt ocağını yakmadan önce, kükürt kabının üzerine mavi bir toz
dökerlermiş. Ermeni tüccarlar, savaştan sonra gelmeyince, Malatyalı üreticiler
kükürtlemeyi kendileri yapmak ister, ancak mavi tozun olmaması nedeniyle
kükürtlemenin başarılı olamayacağını düşünerek bu işi biraz ertelerler.
Ancak daha sonra toz kükürt eritilip
yakılır ve Malatyalı üreticiler kükürtleme işlemini kısa sürede öğrenirler”
şeklinde ifade etmiştir.
Kükürtleme ile birlikte hem kayısının depolanması hem de albenisi
artar. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte ülkemizi bir ağ gibi saran demiryolunun
Malatya’ya gelmesi, kayısının yurt içinde tanınmasını sağlar. Esasında
Cumhuriyetin ilk yıllarında Malatya Kayısıcılığı’na ait bilgiler maalesef çok
sınırlıdır. Malatya’nın meyvecilik potansiyeli şark gezisi sırasında Ankara
Yüksek Ziraat Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. W. Gleisberg’in dikkatini çeker.
Gleisberg, önce Almanya’da ihtisasını tamamlayarak yurda dönen Lütfi Ülkümen’i
Malatya’ya gönderir, sonra Malatya’da
topladığı bilgileri “Malatya Meyveciliği Üzerine Rapor” isimli
kitapta toplar ve bu kitap 1936 yılında Berlin’de yayınlanır. Prof. Dr. Lütfi
Ülkümen’in 1933 ve 1936 yıllarında Malatya’nın Tecde kasabasında meyvecilik
üzerine yaptığı araştırmalar ise kitap haline getirilir ve 1938 yılında
yayınlanır. Ülkümen Hocanın kitabından öğrendiğimize göre, 1930’lu yıllarda
Malatya’nın kayısı çeşitleri Hacıhaliloğlu, Hasanbey, Çataloğlu, Hacıkız,
Kurukabuk (Gavuraşısı), Koyunoğlu, Osmanonbaşı, Sarılök ve Turfanda’dır. Bu
çeşitler daha ziyade Aşağı Banazı, Kuyuönü, Adafı, Çarmuzu, Babuğdu, Başharık,
Kernek, Orduzu, Eskimalatya, İzollu ve
Akçadağ’da yoğunluk kazanan kayısı bahçelerinde yetiştirilmektedir.
1937 yılında Türk-Alman işbirliği ile şimdiki Meyvecilik Araştırma
Enstitüsü’nün yerinde “Kayısı Üretme İstasyonu” kurulur. Bu istasyona
Fransa’da ihtisasını yaparak yurda dönen Ziraat Yüksek Mühendisi İsmet Elgin
müdür, Ziraat Yüksek Mühendisleri Ali Zahit Günöven ve Osman Kayır mühendis
olarak tayin edilirler. İsmet Elgin Fransa’da meyvecilik konusunda öğrendiği teknikleri
Malatya’da uygulamaya başlar. İsmet Elgin kayısı, Zahit Günöven ve Osman Kayır
ise kızılcık, üzüm ve diğer meyve türlerinde ıslah çalışmaları ile ucuz ve
kaliteli fidan üretimi yaparak Malatya meyveciliğinde önemli görev üstlenirler.
Bu arada Türk-Alman işbirliği ile kurulan Kayısı Üretme İstasyonu’na
ara sıra Alman mühendisler gelip gitmekte, Malatya’da meyvecilik üzerinde
yapılan çalışmalarda görev almaktadırlar. Bu yılları bir ortaokul öğrencisi
olarak gayet iyi hatırlayan Tecde eşrafından Hacı Ali Abacı’nın Kayısı
İstasyonu ile ilgili birçok anısı bulunmaktadır. Hacı Ali Abacı ile yapılan bir
söyleşide “Alman mühendis Kehler, çok çalışkan bir kişiydi. Yerli iki
amelenin işini görürdü. Kehler İstasyonda çavuş olarak çalışan Alişah ile çok
takışırlardı. Alman Harbi (II.Dünya Savaşı) henüz yeni başlamıştı. Bir güz
sabahı, Tecde’den yaya olarak Malatya’daki okula giderken tam Kuyuönü
mezarlığının başında Kayısı İstasyonu’nun faytonu gelip yanımda durdu. Okula
gittiğimi anlayınca beni de faytona aldılar. Faytonda Alman mühendis Kehler ile
İstasyondaki işçilerin çavuşu Hacıbekir
vardı. Askere çağrılan Kehler Almanya’ya dönmek için Malatya Garına
gidiyordu. Kehler bana dönerek,
yarım yamalak Türkçe’siyle -ben
gidecek memlekete, Fransızlara bom bom edecek dedi” şeklinde anlatmıştır.
1930’lu yıllarda, Malatya’da kayısı üretimiyle uğraşıp islim yapanlar;
Hacıabdioğlu Hasan Bey, Sarıoğlu İsmail Ağa, Yüklüoğlu Seyit Ağa, Arnavutların
Ahmet, Hacının Osman Ağa (Asma),
Hamamcıların Tevfik Bey, Poyrazların Mehmet Ağa, Zapcıoğulları,
Arapoğulları, Hacıarifler (Aksoğanoğlu), Hacıhaliloğlu Kasım Ağa (Bulun) ve
Sülükoğlu Mahmut Ağadır. Malatya’nın varlıklı aileleri bahçelerinde bulunan
kayısıları genellikle kendileri islimleyip kurutur. Güz mevsimi gelince, kuru
kayısı ticaretiyle uğraşan tüccarlar,
satın alacağı kayısıya bakmak için üreticinin evine misafir olur, ocakta
pişirilen kahveler içilirken fiyat konusunda pazarlıklar yapılır.
Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Şire Pazarı, şimdiki Malatya Belediye
binası ile Soykan Parkı arasında bulunmaktadır. Bir süre sonra Şire Pazarı,
şimdiki Mısır Çarşısı’nın yerine taşınır. Malatya’nın o yıllardaki kuru kayısı
üretimi oldukça düşüktür. Yıllık bir-iki bin ton arasında olan kuru kayısı
üretimi büyük çoğunlukla yurtiçinde tüketilir. Henüz kuru kayısı ihracatı
yapılmamaktadır.111 Kuru
kayısının büyük bölümü tahta sandıklar içerisinde İstanbul’a gönderilir. Bir
miktar kayısı ise Malatya Garı’nda yolcu indirmek-bindirmek için duran
trenlerde satılır. O yıllarda Şire Pazarı’nın önde gelen tüccarları; Sülükoğlu
Mahmut ağa, Yüklüoğlu Seyit Ağa, Ayabakanlar, Palancıoğulları ve
Sütçüoğulları’dır.
II. Dünya Savaşının olanca şiddetiyle devam ettiği yıllarda, tüm
Türkiye gibi Malatya’da da büyük ekonomik sıkıntılar yaşanır. Üstelik, halkın
geçim kaynağı olan kayısı ağaçlarına, iki-üç yılda bir meydana gelen donlar
önemli zararlar verir. Kayısı üreticileri arasında “Mart ayında açan çiçek
çuvala girmez” sözü yaygınlaşır. 1941 yılında Malatya’da meydana gelen
şiddetli bir dondan sonra, Kayısı İstasyonu’ndaki mühendisler kayısı üretim
alanlarını bazen faytonla bazen de yaya dolaşarak seleksiyon yaparlar. Soğuktan
zarar görmemiş ağaçlardan çoğaltılan fidanlar Kayısı İstasyonu bünyesinde
kurulan “Don Seleksiyon Bahçesine”dikilir. Diğer taraftan yurt içi ve yurt dışından getirtilen
kayısı çeşitleri ile “Kayısı Koleksiyon Bahçesi” kurulur. Don seleksiyon
bahçesinde bulunan 64/19 nolu ağaca “Şekerpare” ismi verilir. Koleksiyon
bahçesinde “Bulgaristan Kayısısı” adında bir çeşide ise Ziraat
Mühendisleri Günöven ve Kadıoğlu tarafından hazırlanan bir tutanakla “Alyanak”
ismi verilir, bir süre sonra bu çeşide ait fidanlar İzmir’e gönderilir.
Malatya meyveciliğinde lokomotif görevini üstlenen Kayısı İstasyonu’nda
meyve üretimi ve ıslah çalışmaları doruk noktasına çıkar. İsmet Elgin
müdürlükten ayrılır, yerine atanan Rıdvan Bey’den sonra müdürlük görevine Esat Ünsalan tayin edilir. Kuru kayısıdaki
aşırı kükürt, bugün olduğu gibi
ihracatın ilk yıllarında bir sorun olarak ön plana çıkar. 1960’da
Malatya Valiliği, Ticaret Bakanlığı ve İhracatçı Birliği’nin talebi üzerine
Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Kemal Gökçe Malatya’ya gelir
ve kükürtleme konusunda çalışmalar başlar. Gökçe’nin 1961-64 yılları arısında
yaptığı çalışmalar “Malatya Kayısıları’nın Kükürtlenmeleri Üzerine Teknik
Araştırmalar” isimli kitapta toplanır.
Bu dönemde bir lise öğrencisi olan Teoman Özbay’ın hayatında Kayısı
İstasyonu’nun apayrı bir yeri vardı. Babası Ziraat Yüksek Mühendisi Bayram
Özbay’dır. Prof. Dr. Ülkümen Hocanın öğrencisi olan Özbay, Ankara Yüksek
Ziraat Enstitüsü ekolündendir. Kayısı İstasyonu
ile ilgili birçok
anısı bulunan
oğul Özbay
ile yapılan bir
söyleşide “benim Kayısı
İstasyonu ile ilgili birçok
anım
var. Hangisini anlatayım size? Biz Kayısı İstasyonu’na ait lojmanda kaldığımız
için birçok şeyden haberim olurdu. Mesela Kemal Gökçe çok şakacı, babacan bir
insandı. İstasyonda kükürtleme konusunda yaptığı çalışmaları yakından takip
ederdim... İdare ile işletme binaları arasındaki yolun iki tarafına dikilmiş ve
tele alınmış yazlık elmalar vardı. Bu elmaların dalları birbirine aşılanarak
kaynak yapılmıştı. Elma ağaçlarının görünüşü herkesin ilgisini çekerdi...
İstasyonda mühendis olarak sadece Ruhi Kadıoğlu, Mustafa Geban ve Emel Argun
vardı. Fakat arazide en az 200 işçi çalışırdı. Hakkı, Nevzat, Ali, Hacı ve
Abbas Çavuşlar işçilerin başında durur, onların çalışmalarını kontrol
ederlerdi... Hele Malatya’nın ilk mebuslarını faytonla Ankara’ya götüren İsmail
Çavuşu (Tokatlı) unutmak mümkün mü? İsmail Çavuş, adeta kendini “Derviş” ve
“Hasan” ismini taktığı bu hayvanlara adamıştı. Kadana adı verilen Macar kökenli
bu İngiliz atları iri yarı ve gösterişli olmalarıyla tanınırdı. Kocaman
toynakları, bacaklarından aşağı sarkan uzun tüyleri ile bu atlar gayet iri ve
güzel hayvanlardı. Atlar faytona koşulup Fuzuli’den aşağıya doğru giderken yoldakiler durup hayranlıkla bu atları
seyrederdi..” şeklinde anlatmıştır.
1960’lı yılların hemen başında, kayısıda yine önemli değişimler
yaşanır. O yıllara kadar tahta sandıklarda İstanbul’a gönderilen ve daha çok
yurtiçine satılan kuru kayısının yurtdışına ihracatı gündeme gelir. Tüm
olumsuzluklara rağmen, Malatya Kayısısı artık yurt dışına ihraç edilmektedir.
İhracat merkezi ise İzmir’dir. Kendisine “Kayısı Kralı” unvanı da
verilen Hasan Çuhacı ve Şirket Han’da bürosu olan Kemal Yakın ufak çapta da
olsa Malatya’dan kuru kayısı ihraç etmektedir. Birkaç yıl öncesine kadar Mısır
Çarşısı’nda bulunan Şire Pazarı için yine taşınma zamanı gelmiştir. Şire
Pazarının yeni yeri, Mısır Çarşısı’nın yanında şimdiki Kapalı Hal binasının
önüdür. Kuru kayısı üretimi ve ticaretinde meydana gelen artışlara bağlı olarak kayısının Malatya ekonomisindeki önemi artar.
Hasan Çuhacı, Kemal Yakın, Sıddık ve Abdullah Elmas, Ramazan Meral, Tahir ve
Hüseyin Palancı, Mustafa Sütçüoğlu, Adil Kanat, Kırıcılar ve Kostanoğlu Şire Pazarının ilk bakışta göze
çarpan tüccarlardır. Kayısının ticari hacmi büyüdükçe yukarıdaki isimlerin arasına yeni tüccarlar
katılacaktır.
Yine 1960’lı yıllarda, kendini
Malatya meselelerine adayan, Avukat M. Hayrettin Abacı “Malatya Üniversitesi”
hayalini gerçekleştirmek için dernek kurar ve gazete çıkarır. Malatya’nın en
önemli gelir kaynağı olan kayısının para etmesi, daha iyi bir yere gelmesi için
yazılar yazar. Abacı’nın en büyük özlemi Malatya’da bir “Kayısı Araştırma
Enstitüsü”nün kurulmasıdır. Bu özlem gerçekleşmez ama o günden bugüne
Malatya Kayısıcılığı’nda çok yol alınır.
Fakat bazı yıllar kayısı ağaçlarının geç donlardan oldukça fazla zarar
görmesi, üreticiyi perişan eder. Bütün umudunu kayısıya bağlamış üretici
uğradığı zarar ve ziyana bir tepki olarak kayısıya “verem ağacı” ismini
takar. Bilhassa İzollu ve çevresinde yaygın olarak söylenen ve “sahibini
verem eden ağaç” anlamındaki bu isim kayısı üreticisinin çaresizliğini dile
getirir.
Yetmişli yıllara gelindiğinde Malatya’dan kuru kayısı ihracatı başlamış
ve kayısının ekonomik önemi birkaç kat artmıştır artık. Daha ne istesin
Malatyalı. “hele bir de şu manolya ve çil hastalıkları olmasa, ne iyi olur” diyecektir bir süre sonra. Bu hastalıkların da çaresi bulunur. Çil
konusunda Ankara Zirai Araştırma Enstitüsü’nden Dr. Ünal Erkal, monilya
konusunda ise Diyarbakır Zirai Mücadele
Araştırma Enstitüsü’nden Dr. Avni Babalık Malatya’da yaptıkları çalışmalarla bu
hastalıklar kayısıda sorun olmaktan çıkar.
Kayısı para eder de Malatyalı bunu şenlik haline getirmez mi? Yıl 1973... Malatya’da Cumhuriyetin
kuruluşunun 50’nci yıldönümü kutlama hazırlıkları yapılmaktadır. Herkes hummalı
bir çalışmanın içerisine girer. 50’nci Yıl Kutlamaları kapsamında Malatya’da
bir Kayısı Şenliği yapılması gündeme gelir. Bu düşünce, o dönemin Malatya
Belediye Başkanı Mehmet Kırçuval tarafından ortaya atılır. Her şeyin
ayrıntılarıyla düşünüldüğü bir hazırlık yapılır ve kayısı meyveleri hasat
edilirken Kayısı Şenlikleri de başlatılır. Birinci Kayısı Şenliği 1973’ün 13,
14, 15 Temmuz günleri kutlanır. Kayısı
Şenliğinin kutlama programında en iyi kayısı yarışması, Malatyalı genç kızlar
arasında güzellik yarışması, vitrin yarışması, panayır yarışması,
kimsesiz-fakir çocukların sünnet
ettirilmesi, folklor gösterileri, Mişmiş Gazetesinin çıkarılması ve daha nice aktiviteler... Herkes coşkulu,
duygu yüklü. İlklerin unutulmazlığı ve coşkusu I. Kayısı Şenliğinde fazlasıyla
yaşanır. Ertesi yıl daha görkemli bir şenlik için hazırlıklara aylar öncesinden
başlanır. Ancak şenliğin birinci gününe Kıbrıs Barış Harekatının denk gelmesi
nedeniyle şenlikler yapılamaz. Ancak atılan maya tutmuştur. Daha sonraları
fuara dönüşecek olan bu şenlikler kayısı için önemli bir başlangıçtır ve kayısı
masalının içerisinde elbette yerini alacaktır.
Sonra... Sonra zamanla çok şey değişecektir. Kuru kayısı Türkiye’nin önemli
tarımsal ihraç ürünleri arasına girecektir. Malatya’da dağ taş kayısı bahçesi
olacaktır. Yıllık kuru kayısı üretimi ve ihracatı yüz bin tonlara ulaşacak,
kuru kayısı ihraç edilen ülke sayısı üç rakamlı sayıya yaklaşacaktır. Adına
vakıf, araştırma merkezi, kooperatifler birliği kurulacak ve kitaplar
yazılacaktır.
Yıllar geçip gidecektir. Ancak her yılın Temmuz ayında Kernek’de,
Pınarbaşı’nda ve Mişmiş Park’da davullar çalınıp “Malatya Türküsü”
söylenirken, en tepede Beydağı olup bitene şahitlik edecektir.
Hani derler ya.. Her kültürün bir
hikayesi, bir öyküsü vardır. Varsın bu yazılanlar da Mişmiş’in ve
Mişmişistan’ın öyküsü olsun...
107 Yrd. Doç. Dr. Bayram Murat Asma
108 Bu makaleye bilgi ve doküman desteği sağlayan Hacı
Ali Abacı, M. Hayrettin Abacı, Abdulhadi Çekirdek, Şevket Elgin, Hanifi
Hakverdi, Ruhi Kadıoğlu, Bayram Özbay, Teoman Özbay, Tarık Pektekin, Mustafa
Sütçüoğlu, Edip Vaizoğlu, Bedri Yakıncı, Celal Yalvaç ve Kemal Zapçı’ya ilgi ve yardımlarından dolayı teşekkür
ederim. (Sıralama soyadların alfabetik sırasına göre yapılmıştır)
109 Hayri Ertem, 1974. Boğazköy Metinlerine Göre
Hititler Devri Anadolu’sunun Florası. TTK Basımevi
Sayfa: 64.
110 Hacı Sadi Oğlu Mahmut Nedim Bey hakkında daha fazla
bilgiye ulaşmak için yaptığımız araştırmalarda,
Malatya’da 1920’li yıllarda bu isimde bir kişinin nüfus kayıdına
rastlanmamıştır. Söz konusu kişi o tarihlerde Malatya’nın ileri gelenlerinden
Zapcızade Mahmut Nedim Bey olabilir.
111 Resmi kayıtlarda, o yıllarda her ne kadar kuru kayısı ihracatı yapılmadığı ifade
edilmekle birlikte, yaptığımız araştırmalar özellikle Suriye’den gelen bazı
tüccarların Malatya’dan satın aldıkları kuru kayısıları beraberinde
götürdükleri ve kuru kayısı ticareti yaptıkları tespit edilmiştir.
110 Hacı Sadi Oğlu Mahmut Nedim Bey hakkında daha fazla
bilgiye ulaşmak için yaptığımız araştırmalarda,
Malatya’da 1920’li yıllarda bu isimde bir kişinin nüfus kayıdına
rastlanmamıştır. Söz konusu kişi o tarihlerde Malatya’nın ileri gelenlerinden
Zapcızade Mahmut Nedim Bey olabilir.
|